Deneysel Yasam

27 Ocak 2010 Çarşamba

Zihinsel Sürtüşmeler


Bazı insanlarla anılarınızı paylaşırsınız…

Bazı insanlarla bedeninizi…

Bazı insanlarla ise, ruhunuzu.


 

Görmek böyle bir şey

Aslında, duymak da..


 

"Hello.. Is there any body out there?

Knock if you can hear me"


 

İnsan, sürekli diğeriyle ilişki halinde olup, her seferinde neden sıfırdan başlamak zorundadır ki? Neden göremez, neden okuyamaz… Veya, neden okuyabiliyorum.

"çıplak görmek bir ruhu,

Zevk değil, acı verir"

Gözleri kapamalı, kulakları tıkamalı mı?


 

Referanslar önemli. Normalde merhaba demeyeceğiniz bir insana, kuvvetli bir referansı olduğu için hayat hikâyenizi anlatıyorsunuz. Ya çok üşengeçsiniz, yeni bir ilişki temeli atmak için zaman harcamaya üşeniyorsunuz, ya da çok kibirli; referansı olmadan kimseyi beğenmiyorsunuz.

Ama sürekli kendinizi anlatıyorsunuz.

Birilerinin duymasına ihtiyacınız var.

Kendisini en ağırdan satanı, içinizde en kaybolmuş olanı.

En bulunmak isteyeni.

Çok mu yalnızsınız?


 

Ben mi? Bilmem… Ben sadece kötü biriyim.

Aslında…

Sıkılıyorum.


 


 

26 Ocak 2010 Salı



Originally uploaded by Alice-inreality

24 Ocak 2010 Pazar

Beatbox

Yaşasın Beatbox!
Yetenekli kardeşimin yeteneğini fark edemeyip onunla dalga geçtiğim yıllarda, çocuğun 8-9 yaşında ne yaptığını nihayet öğrendim. BeatBox! Meğer çocuk ritm kutusuymuş,modanın öncüllerindenmiş, haberim yokmuş. Harcadık çocuğu.
Son yıllarda moda olan bu olay, kısaca yalnızca diyafram kullanımı ve ritm duygusu ile, bass tiz tempo sesleri çıkarırken aynı zamanda şarkıyı söyleyebilmek. Enstrüman yok, alet yok. Mikrofon ve insan. Şaka gibi.
Bu konu hakkında yazmak istedim, özellikle de Türkiye’nin yeteneksizlik programına çıkan veledi izledikten sonra. Nefis örnekleri var. Hiphop'ın alt kültürü olarak ortaya çıkmış.


Bu adam Daichi. Şuna bakın:



Bu adam Rahzel:


Bu ise, favorim.. Flüt de kullanıyor!



Daha yayınlayacağım. Ama beklemek zorunda değilsiniz. Lütfen Youtubelayın.

14 Ocak 2010 Perşembe

Cam Kırma Sorunsalı

Dün derste aklıma takıldı. Tüfe endeksindeki ürün sepetinde Cam da var. Ve yıllık genel ortalama tüketim eğilimini araştırıyorlar. Bir insan hayatında kaç defa cam kırar ki? Evin camı kaç defa kırılır?

Belki de eski zamanlardan kalma bir gelenektir, hani sokak aralarında deli gibi top oynayan acar mahalle çocuklarının kırdığı ve camcı amcaya kazandırdığı yıllık geliri ölçüyorlardır.

Top oynarken cam kırmak Türkiye'nin ciddi gerçeklerinden biriydi. Türk filmlerinde sıklıkla önemli bir güldürü öğesi olarak kullanıldı. Kafadan bütün yumurcak, afacan, sezercik filmlerinde en az bir defa kullanılmış olmalı.

Belki burada soruyu değiştirmek gerekiyordur. Cam'dan aslında yeni konutların cam ihtiyacına kadar ulaşan detaylı bir araştırmayı kastediyorlardır…

Sanmıyorum…

"Siilas, pabucuyarım,
Çık dışarıya, oynayalım!"


 

Not: "Pabucuyarım" ı bitişik yazmayı bağlama uygun gördüm.

Sevgiler…

07 Ocak 2010 Perşembe

Junk post

Evet evet, zaman bulamıyorum. Nasıl mı? Ben de bilmiyorum. Bir türlü zaman bulamıyorum. Belki dünya çok daha hızlı dönüyordur ve benim kafamın içinde yavaştır? Çok hızlı dönüyor dünya, ve oturmaya zaman yok. Bir şekilde oturuyor olmalıyım, yoksa popom büyümez, değil mi?

Çok heyecanlanıyorum, pek çok küçük şeyden inanılmaz zevk alıyorum. Ama "gün batımını izlemekten alınan artık avam bir zevk" değil bu. Nasıl oluyor da oluyor? Bilmem, oluyor.

Nes, "oluyor mu?"

J)))

23 Aralık 2009 Çarşamba

Doctor Who Özel Bölümleri -Mars Suları-

The Waters of Mars



Peşin peşin söylüyorum, sağlam spoiler içerir..


Doktor Who’nun neredeyse bütün bölümleri hakkında etmek istediğim birkaç söz var lakin buna henüz zamanım yok. Lineer kronolojik zamanı tersinden takip ederek anlatacağım. En sonuncusu olan Mars Suları hakkında bu yazı.


Öncelikle dizinin 12-13 bölümlük sezonları ve ardından en az bir tane yayınlanan Özel bölümü vardır. Sezonlar arası geçişleri sağlar, aklımızdaki soru işretlerini cevaplar. 4.Sezonda 3 özel bölüm yayınlamışlardır, üstelik 4. olan End of Time yoldadır (25 Aralık 2009) Türkiye’de 2. Sezon gösterimde olmasına rağmen çeşitli dizi izleme sitelerinden izleyebilirsiniz. Benim iki tane favorim var. Biri Diziizlemeli, diğeri Videopaylaşmalıyız.biz... Video paylaşmalıyız.biz sitesi çok kalabalık olmadığından hemen açılıyor. Ama benim favorim diziizlemeli, çünkü çok sağlam çalışan bir ekibe sahip ve dizilere inanılmaz sahip çıkıyorlar. Henüz hiçbir dizi sitesine özel bölümler Türkçe altyazılı yayınlanmadığı sıralarda kendilerine attığım maile hemen cevap vermişler, ardından bölümleri temin ederek altyazılı şekilde yayınlamışlardır. Buradan bir kez daha teşekkür ediyorum.


Waters of Mars’ta Doktor Dünya’dan Mars’a gönderilen ilk insan kolonisini ziyarete Mars’a gidiyor. Mars –kızıl gezegen- muhteşem görselliğiyle Doktor’un sevdiği gezegenlerden biri. Tarih 28 Aralık 2059. Hayat yok. Fakat 1. Sezonda hatırlayacak olursanız (Bad Wolf bölümü), Dalekler Uydu 5’in kontrolünü ele geçirdiğinde, kendisine bilgi transferi yapılabilsin diye ameliyat geçirmek isteyen çocuğa “Hangi okul mezunusun?” diye sorulduğunda saf dünyalı belli etmemek adına aklına gelen ilk gezegeni söylemiş, “Mars Üniversitesi”, Kız dudak bükmüş, “Ha evet, şu taşra okulu…” demişti. Yani henüz olmasa da Mars’ta bir uygarlık kurulacak, yaşam var olacak.


Doktor koloniye giriyor ve görüyor ki ilk seracılık faaliyetleri başlamış. Meyve-sebze ve hatta kuş bile yetiştiriyorlar. Fakat bir şeyler ters gitmeye başlıyor ve suyu içen mürettebattan biri su-zombisine dönüşüyor.(Bu tanımı ben uydurdum ama tam oturdu). Anlaşılıyor ki Mars’taki buzulları kullanan koloni, onları parça parça erittikçe sudaki bir şey, bir virüs, bilince sahip bir tür; yüzde 60’I su olan insanı kendisine konak seçiyor. Ne tatlı değil mi? Burada insanın aklına Sharon Stone ve Arnold’ın oynadığı 90 yapımı Total Recall geliyor. Mars’taki buzullar onyıllardır bize malzeme olmaya devam edecek.


Doktoru seviyorum, gördüğü her şeyi hatırlaması yüzünden biraz da. Oysa geçmiş; bir bilgidir. Tarih yazıcılığına güvenmiyorum ama bu onu olduğu gibi bilme gerekliliğini değiştirmez. Doktor bir bakar ki gömülü buzulu eritiyorlar, bir efsane anlatmaya başlar. Kardan imparatorluk kuran kadim ve soylu bir ırk vardır. Buz savaşçıları. “belki..” der, “aşağıda bir şey buldular. Ve onu hapsetmek için bütün güçlerini ve bilgeliklerini kullandılar. Belki bunun bir anlamı vardır..?”


İleri sararak devam ediyorum. Mars’a gönderile bu koloninin yok olması gerekmekte. Çünkü bu olay zamanda sabitlenmiş bir nokta. 3.Sezondaki Pompei olayı gibi. (Certain moments in time are fixed) Zaman Lordları evrenlerde gezerken pek çok kez akışı değiştirmişlerdir ve bununla ilgili bir sorun yok. Fakat bazı “an”lar değiştirilemez. Zaman akışını düzenleyen Lordların koyduğu kurallardan biridir bu. Bu çiğnenirse, tüm zamanın sonu gelecektir. (End of Time) Tam bu noktada aklıma insan hayatında bazı anlarında sabitlenmiş olduğu düşüncesini içeren kader kavramı geliyor. Doğum ve ölüm anının değiştirilemezliği gibi. Ve daha pek çok şey.


Doktor bu olaydan mümkün olduğunca uzak kalmaya, müdahale etmemeye çalışsa da, kalan son zaman lordu olduğuna göre kuralları kendi isteğince değiştirebileceği sonucuna varır ve hepsini kurtarır. Bölümün son sahnelerinden birinde çok güzel bir diyalog geçiyor. Ölmesi gerektiği halde kurtarılan Kaptan, Doktor’u Tanrı rolüne soyunmakla suçluyor. Doktor gerçekten kafayı yemiş bana kalırsa. Çünkü 4. Sezonun sonunda Dünya kaçırılıp Dalekler yakaladıkları insanları öldürüyorken o zamanlar küçük bir kız olan Kaptan Adelane ‘İn gözlerine bakıp, onun ölümünün zamanda sabitlenmiş olduğunu görerek ona dokunmuyordu. Duygu yoksunu sadece mantık türü olan bir Dalek bile koskoca evreni istila ederken, bu kurala uymuştu. Ama Doktor, kuralları yıkacak cüreti gösterdi. Ve bu da bizi heyecanla bir sonraki bölüm olan End of Time’a hazırlıyor. Doktor’un öleceği söyleniyor.


Bir Zaman Lord’u ölmeyi istemediği sürece yenilenir ve ölmez. Örneğin Master, ölmeyi seçmişti ve Doktor’un kolları arasında yenilenmeyi reddetmişti. Hatta, zamanın akışını bozmamak için bütün zaman lordları Son Büyük Zaman Savaşı’nda evrenler arası duvarları ve gerçekliği kilitlediler ve öldüler. Çünkü yıkılmaması gereken kurallar vardır.


Zaman, kendini Tanrı sanan Doktor tarafından bir kez daha değiştirildiği için ölmüş olan Master bir sonraki bölümde karşımızda olacak.


Üsteki bayraklardan birinde Türk bayrağı da vardı bölümün başında. Bölümün son sahnesinde bir evin kapısını sonik tornavidasıyla açtıktan sonra Kaptan’a yolu göstererek “buyur” diyor. Bizlere selam etmiştir Doktor, şimdiye kadar 15ten fazla dilde en az bir kelime kullanmış biri olarak :)

Biz de ona göz kırpıyoruz.



Zihinsel Sürtüşmeler


  • Bir merdivenden çıkmaya başladığımızda ikinci basamaktan itibaren kafamızı yukarı kaldırabiliriz. Beyin, iki basamak arasındaki mesafeyi otomatik olarak hesaplayarak ayakların hep aynı seviyede yükselmesini sağlar. Kusursuz çalışan bir mekanizma. Lakin alt edilemez değil!. Üst geçitlerdeki basamak mesafeleri birbirinden farklı yüksekliklerde olduğunda, her adımda ya fazla kalkar ayağınız ve boşa düşer, ya da basamağa ulaşamadan inmeye kalkar. Belki benim gibi yuvarlanırsınız. Belediye her adımda sizin şaşkınlığınıza kahkahalar atmakta, akıllı sandığınız beyinlerinizle dalga geçmenin hazzını yaşamaktadır. Belediye beyni alt etme yollarında ustadır..


  • Son zamanlarda sabah uyandığımda o güne, önceki güne veya ertesi güne dair bütün bilgiler silinmiş olarak kalkıyorum. Yaklaşık 15-20 dakika boyunca tarihi öğrenmem, kim olduğumu hatırlamam ve önceden gün için yaptığım planları hatırlamam gerekiyor. Bunu anlattığımda Silas "-ne tatlı, bebek kafası gibi uyanıyorsun" diye karşıladı. Yapılabilecek en iyimser yorumdu. Bunun rehavetiyle gülümserken ben, kardeşim oradan lafı yapıştırdı. "Bebek poposu gibi olmasın da!" Pis ya.

  • Çikolata mevsimim geldiğinde her şeye ağlamaya başlamama doktor pek sevindi. "Nihayet, nihayet…" dedi.

  • Muhasebe'nin ne olduğunu öğrendim. Devlet nasıl fazla vergi alırım diye uğraşır, kurum da nasıl az vergi öderim diye boğuşurken aradaki kavgaya muhasebe deniyor. Teorik olarak bilirdim de işin bilanço kısmındaki tricklerini gördükçe etkilenmemek elde değil. İnsanın işletmeye ortak olası geliyor.

  • Filan falan.
  • Bir de İngilizceyi seviyorum. "kıç kafa" "popo kafa" filan diye arama yapınca pek bişey çıkmıyor ama "ass head" deyince inanılmaz eğlenceli şeyler çıkıyor.

17 Aralık 2009 Perşembe

Sen Kimsin?

Excusez moi?

Olimpiyatlara atlet olarak katılsaydım, başla komutunun ardından önce hızla koşardım, herkesi geçer, açık ara fark atardım. Fakat o sırada tüm gücüm tükenmiş olurdu. Dururdum. Onlar bana yetişmeye çalışırlardı, o sırada dinlenirdim. Dergi okurdum, gökyüzünü izlerdim. Beni geçerlerdi. Hala dinlenirdim. Epeyce geride kaldıktan sonra gücüm yerine gelirdi, tekrar bir koşardım, ama ne koşma, uçardım. Ritmli bir şekilde yorulmadan ama hızlanmadan koşan diğer atletler belli bir düzende devam ederken benim yine gücüm tükenmiş olacağından onlara açık ara fark attıktan sonra parkurun ortasına oturur, bir çay kahve içerdim. Onlar devam ederdi. Ben manzarayı, onların henüz ayak basmadığı kumları incelerdim. Biraz tadını çıkarırdım etrafın. Zaten kımıldayacak halim olmazdı. Onlar arayı kapatıp beni geçerlerdi ve tam sona yaklaşırken, eğer hala yarışı kazanmak istiyorsam koşup birinci olurdum.

Ama sanırım son turda koşmazdım. Koşmalarını izlerdim. Terlediklerini görür, kaslarının nasıl kasıldığına bakardım. Yan gözle birbirlerini kontrol edişlerini incelerdim. Ne düşündüklerini tahmin etmeye çalışırdım. Zaten sonra sıkılmaya başlardım. Düşüncelere dalardım…

O ana kadar kazandığım zaferden memnun, istediğim an onları geçebileceğimi bilmekten duyduğum güven duygusuyla, yarışta asla durup dinlenemeyen zavallılar için üzülür ve içlerinden birinin o sanal zafer duygusunu yaşamasına "izin verirdim".

Evet bunu yapardım. Çünkü üzerinde koştukları parkuru toz olmadan ve görüşleri bulanıklaşmadan önce göremediler. Kumlara dokunamadılar. İnsanlar onlara çığlık çığlığa destek vermek için bağırmadıklarında kuşları duyamadılar. Gökyüzü maiydi, bulutlar hareketliydi. Tam parkurun ortasında durup, hala devam edip etmemek istediklerini düşünemediler. Buna hiç zamanları olmadı. Ama neydi? Çok disiplinliydiler. En kötüsü, hep birbirlerine bakıyorlardı. Başarıyı, yanındakileri geçmek sandılar. Ne arkadan görebildiler kendilerini, ne önden. Sadece koşarken biliyorlar neye benzediklerini, o da yanındakilerden.

Ben kenarda dururdum. Birinin kazanmasına izin verirdim. Evet bunu yapardım. Belki bi kahve daha içerdim o sırada. Anlamsız geliyor bir süre sonra paldır küldür koşmak. Komik bir de. Finish çizgisi neyi ölçüyor, amaç ne? Hangisinin daha iyi koştuğunu mu? Yani ölçüt yanındakini geçmek, sonra onu, diğerini, bir diğerini…? Yani çizgiye önce ulaşmak kişiye kendi hakkında bir fikir vermiyor, yalnızca yanındaki hakkında bir fikir veriyor. Yani mesela birinci gelene sorsak "sen kimsin?" diye, "yanımda koşanları geçebilen biriyim." Hayır, biz, yanındakilerin en fazla ne kadar koşabildiğini öğrendik. Senin hakkında bir bilgi değil bu. Seninki muğlak. Yani çizgi sana senin hakkında bir bilgi veremiyor.

O zaman neden koşuyorsunuz?

Sana senden bahsedemiyor, sana kim olduğunu, nasıl biri olduğunu anlatamıyor. Zevklerini ölçmüyor, SEN değilsin konu. Senin başarın, diğerinin sınırlarını gösteriyor. O da geçici. Çünkü geride kalan senin sayende kendisi hakkında bir bilgi ediniyor ve önceki sınırını aşmak için geliştiriyor kendisini.

Oysa sen, hala kendin hakkında bir fikir edinemedin. Diğerlerini geçen biri olmak bir bilgi değil, kişiyi tanımlayamaz. Kişinin aşması gereken kendi sınırları hakkında bir bilgi veremez. Daha test edilmemiş bir bilgi o. Ve yarış seni ölçmüyor. Diğerlerini ölçüyor. Bir anlamda birinci gelerek diğerlerine kendileri hakkında bilgi veriyorsun.

Sen kimsin ki dünyadaki amacın diğerlerinin gelişimini sağlamak?

Kendinden bahset biraz, SEN KİMSİN?

14 Aralık 2009 Pazartesi

Ancient



Originally uploaded by Alice-inreality

Yaşasın, artık flickrdan direk fotoğraf gönderebiliyorum.

Deneme post'udur :)

13 Aralık 2009 Pazar

Rüya Anlatmak

Rüyalarınızı yalnızca iyi niyetle yorum yapabilecek birine anlatın ya da hiç anlatmayın. Neden mi? İşte cevabı:

“Evvel zaman içinde, kalbur kazan içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bağda üzüm bekler, derede odun yükler iken, alem uykuda ben pusuda iken, bir varmış bir yokmuş, ademoğulları pek çokmuş…

Adamcağızın biri, rüyasında dereleri, denizleri okyanusu lıkır lıkır içtiğini görmüş. Uyanır uyanmaz içine bir merak düşmüş. Binmiş eşeğinin sırtına, almış yanına cahil yardımcısını, iki diyar ardındaki rüya yorumcusunu bulmaya, çıkmışlar yola…

Yolda giderken bir kel kafalı koca göbekli bir adama rastlamışlar. Göbekli adam merak etmiş konuşmayan düşünceli adamı. Yardımcısına yaklaşıp gizliden sormuş: “hayırdır, nereye gidiyorsunuz?”

“-Amaan” demiş cahil yardımcı. “Bizim bey rüyasında denizleri okyanusları içtiğini görmüş de, onu yorumlatmaya gidiyoruz buca yolu.”

Koh koh gülmeye başlamış göbekli adam. “O kadar içmiş de denizleri, patlamamış mı daha? Anlamı mı kalmış bunun?”

Tam o anda bir de bakmışlar ki, adamın göbeği şişip patlamasın mı?!

Korkudan deliye dönen yardımcı atlamış beyin eşeğine, gelmiş yorumcunun yanına birkaç günde. Anlatmış olanları “böyle, böyle..” diye. Sormuş “Ne keramet var bu işte?”

Kızmış büyük yorumcu, üzülmüş içten içe. “Yolda yorumlatmışsın ya bre cahil, burada işin ne?”

11 Aralık 2009 Cuma

Hep Birileri Hep Bazen

Uzun zamandır cevabını aradığım sorularla ilgili beni aydınlatabilecek birine, sorularımı anlamaması korkusuyla yaklaşmadığımı fark ettim dün. Aylardır bir sokak mesafesinde olup da, fellik fellik kaçtığım, neden katçımı bilmediğim biri. Aslında cevaba gidebilecek yolları olan biri.

Başka biri, benden küçük olup, benim kanımdan olup da ufkumu açabilecek kadar bilge biri, "neden konuşmuyorsun? Şimdi, şuan, aç ve iletişim kur" dedi. Hafifledim.

Önce telefonumu bulamadım. Sonra başka bir telefon buldum, tam numaraları çevirirken o telefona arama geldi. Bekledim. Sıramı bekledim. Sonra tam yine çevireceğim numarayı, telefon elimden fırladı, yuvarlandı. Tuhaftı. Telefonu yerden aldım, artık son rakamdayım, tam arayacağım, telefon yine çaldı. Gülmeye başladım.

Vazgeçtim.

Birileri birilerine hep yardımcı oluyor, başka birileri de birilerine hep engel.
Birileri beni hep hiç anlamıyor, birileri de hep bazen.
Birilerini de ben anlamıyorum, o da istemediğimden...


Aklıma Osman Yağmurdereli geliyor: "Biri biri biri birilerine, bakar bakar bakar dururum"

Adettendir:

Ellerim ellerinden ne umdum ne buldum

Sıcaklığın yaksın beni yaksın beni

Budur umudum budur umudum budur umudum

Bir bir biri birilerine bakar bakar bakar dururum

İnce giymiş giymiş üstüne

Gül gül o gülleri savurur


Gözlerim gözlerinden ne umdum ne buldum

Bakışların alsın beni alsın beni alsın beni

Budur umudum budur umudum budur umudum

Bir bir biri birilerine bakar bakar bakar dururum

İnce giymiş giymiş üstüne

Gül gül o gülleri savurur

10 Aralık 2009 Perşembe

Post-it

You cannot have power for good without having power for evil too. Even mother's milk nourishes murderers as well as heroes.

07 Aralık 2009 Pazartesi


HOW WINGS ARE ATTACHED TO THE BACKS
Yükleyen NFB. - TV dizilerini ve programlarını online izleyin.

03 Aralık 2009 Perşembe

Bi’ Kedi Gördüm Sanki!





















02 Aralık 2009 Çarşamba

SİLAS -2-

Silas "İçsel Bisikletine Yeniden Binsin" kampanyası, no:02

Alışmak

İnanılmaz durgunum.

Galiba işin ev kadınlığı kısmına alışamadım. Özellikle de saatlerce her bir köşesini pırıl pırıl temizlediğim evin 2 gün içinde toz toprak olduğunu gördükçe… delirecek gibi oluyorum. Domestos manyağı oldum. Her renginden ve çeşidinden alıyorum. Çıkan gaz beni zehirleyecek gibi oluyor bazen. Bırakıyorum ben de. Ama bu defa suçluluk duygusu bırakmıyor beni.

Mutfağı seviyorum. Ama bazen hevesle aldığım sebze-meyveleri çürütüyorum. Atılıyor. Bu defa almamaya başlıyorum. Çünkü içim gidiyor. O zaman da yemek olmuyor. Ben yemesem de olur… ama olmuyor işte.

Bir de maliye-iktisat-hukuk ayağı var işin. Çok çalışmam lazım, çok…



diStrAcTion in hOuseWife LiFe by ~V3Nr3VeNG3 on deviantART

26 Kasım 2009 Perşembe

Doktor…Ben Kadın Değil miyim?

Unity with Myself - Day Two

Ya hayat gerçekten komik ve ironik. İnanılmaz ironik hem de. Neden mi?

97 yılından beri internet kullanıcısıyım. Kendimle özdeşleştirdiğim pek çok nick aldım o günden bugüne. Kimisinin bende miyadı doldu da değiştirdim, kimisinden eskisi kadar hazzetmediğimi keşfettim. Ama hiç vazgeçmediğim, vazgeçemediğim bir nickim oldu, mail adresi olarak da yıllardır kullanıyorum. Kendisi "oxytocinfree". Yani; sugar-free gibi, oxytocin-siz. Oxytocin ise, uğruna ütopyalar kurulan, aşk hormonu olarak da bilinen, doğum sancısını tetikleyen, sütün salgılanmasını sağlayan, yani tamamen kadınlara has bir hormon. Bir şekilde bu nickten vazgeçemiyorum. Neden bilmiyorum. Bilmiyor-idim.

Lakin, iş öyle değilmiş.

Geçen gün doktora gittim. Hormon seviyelerim ölçüldü. Sonuç şaşırtıcıydı; östrojen seviyem inanılmaz düşüktü- en alt seviyenin de altında. O sırada doktor kadınların tüm yaşantısının, hayat algısının, değerlendirmelerinin bu hormonun iniş çıkış seviyesine bağlı olduğunu (yazıkmış kadınlara!), verdikleri tüm duygusal tepkilerin daha fikir değerlendirme aşamasına çıkarılamadan bu hormon tarafından ele geçirildiğini filan anlatıyordu. Verdiğimiz en ufak bir tepkinin bile altında duygusal olarak ondan ne kadar etkilendiğimiz yatıyordu! Doktor sonuca ufak bir göz atıp gözlüğünün üzerinden bana baktı: "Kendinizi nasıl tanımlarsınız?" "-Ee, mantıklı, kontrollü, çözümcü diyebilirim." "Hmm..Bu her şeyi açıklıyor.Ama üzgünüm, bu hormonu yükselteceğimiz bir destek yazıyorum size."

Gerçekten üzülmüştü doktor, sanki "birini daha kaybettik" der gibi. Bakışlarını çabukça kaçırdı, ilacımı yazmaya koyuldu. Ben de üzülmüştüm. Sanki hormon seviyem yükselince, bu "her şeyi görebilen, çözebilen ben" gidecek, kendimde sevdiğim tüm özellikleri kaybedecektim. Hala bile bilmiyorum ne olacak. Düşünsenize, bir hormonun esaretinde yaşayıp, tüm hayatı onun şekillendirdiği bir oyun hamuru olan ve daha bunun farkına bile varmayan kadınlar var. Kadınların neden yüzeysel takıntıları olur, bunu da açıklıyor bu hormon. Yüzeyde bırakıyor kadınları, ayakkabıda, mücevherde bırakıyor. Ha, mücevherin detayına indiriyor, o ayrı. Ama erkeklerin neden daha işlevsel ve analitik olduğunu anlayabiliyorum, ve daha pek çoklarını. Lanet olsun, anlayabiliyorum. Zaten şimdiye kadar "neden" böyle biri olduğumu da anlıyorum. Bir kadın bedeninde bir erkek gibi düşünebilmenin, hem de kadınları da çözebilmenin bahşedilmiş ne büyük bir lütuf olduğunu anlayabiliyor musunuz..?

Oxytocinfree geldi aklıma. Tam bir ironi.

Ben bu düşünceler selinde girdabın dibine dibine çekiliyorken artık dışarı çıkmış yürüyorduk. Silas kahkaha atarak dalga geçiyordu: "Benim östrojen seviyem bile senden yüksektir!"

Yani, şimdi…

Homurdansam bi türlüü, homurdanmasam bi türlü…

NOT: Fotoğrafın tüm hakları tarafıma aittir.

25 Kasım 2009 Çarşamba

Doktor Civanım- Doctor Who (kim??)


Biraz sert bir giriş oldu ama aslanın aerodinamiğini öğrenmeye çalışmaktan başka ilgimi çeken işlerin başında, Doctor Who ve David Tenant geliyor. 2005'te BBC'nin televizyon serisi olarak hazırladığı proje Ocak 2010 itibariyle 5. Sezonuna başlayacak. Türkiye'de CNBC-E'de gösterime girdi ve geçen hafta 1. Sezonun finalini yaparak 9. Doktorumuz (Cristopher Eccleston) yerini 10. Doktor olan David Tenant'a bıraktı. Neden 9. Ve 10. Doktor? Bilmeyenler için (shame on you, guys!) hemen hatırlatayım; Doctor Who 1963'te başlayan 25 sezonluk korkunç bir maraton. Kitapları varmış –ki ondan benim haberim yok. Doctor bir Zaman Lordu (Time Lord) ve Son Zaman Savaşında Gezegeni Gallifrey yok olduğunda bir tek kendisi kurtuluyor. Ölümcül bir yara aldığı zaman regenerasyon geçiriyor ve farklı bir bedenle, farklı bir karakterle yeniden diriliyor. 900 küsür yaşında olduğunu biliyoruz. Bu da dizideki Doctor karakterinin değişimini çok güzel açıklamış oluyor. Zaman Lordumuzun 50'lerdeki polis kulübesi görünümünde bir zaman makinesi var ve adı TARDİS. Zaman Lordları teknolojisi; içi dışından büyük. Tardis mekanik bir alet değil, içinde zaman girdabını taşıyan, yaşayan bir organizma. Bilinci var ve bazen planda olmayan zaman ve mekana götürebiliyor Doktorumuzu, gidilmesini gerekli gördüğü bir yere/zamana. Şimdiye kadar 40 ödül aldığını, çok sevildiğini söylemeye gerek görmüyorum bile :)


Zaman-uzay bükülmeleri, espriler, karakterlerin oturmuşluğu ve kurgusu, bu diziyi inanılmaz keyifli kılıyor. Tam bir bütünlük içinde. 4.sezondaki bir olay 1. Sezondaki bir ipucuyla karşımıza tekrar çıkıveriyor. Heroes'da yaptıkları gibi batırmamışlar olayı, bütünlüğü veya mantığı bozacak hiçbir hamle yok. Ayrıca Tennant ciddi bir drama oyunculuğu da sergiliyor. En çok içindeki paradoksları seviyorum. Örneğin (spoiler içerir dikkat) bir bölümde Tardis istem dışı Doktoru ve yardımcılarını Dünya benzeri bir gezegene götürüyor ve daha dışarı çıktıkları andan 2 dakika sonra eli silahlı kişiler doktorun elini bir makineye sokarak, onun doku örneği ile hızlandırılmış bir insan üretme süreci gerçekleşiyor, Doktor'un "kızı" olmuş oluyor. ( Dna sarmalını alıyor, iki parçaya ayırıyor ve farklı bir kombinasyonla birleştirerek yeni birini oluşturuyor) Bölüm sonunda anlıyoruz ki Tardis'in Doktoru oraya götürme sebebi zaten kızın hayatını kurtarması gerektiğiydi, lakin paradoks burada başlıyor: Tardis Doktoru götürmeseydi kız oluşacak mıydı. Oluşmayacaktı elbette, ama olmayan birinin sinyalini Tardis nasıl aldı? İşte bu nefis bir paradoks. Evet, Tardis kızla karşılaşılması gereken zamana götürdü doktoru, fakat birkaç dakika öncesine gittiğinden, Tardis bu oluşumun hem sebebi, hem de sonucundan etkilenmiş 3. Kişi oldu.


Paralel evrenlerle ilgili de çok güzel bölümler var. Bir dünyada annenizle babanız evliyken, diğerinde ayrılmış olabiliyor, filan. Birinde tercihlerin nedeniyle pısırık bir "hiç kimse" iken, bir diğerinde lider olabiliyorsun.


Her seçim beraberinde o seçimin gerçekleşmediği bir paralel evren yaratır ya, insan düşünmeden edemiyor: farklı seçimler yapan sen, ben, o… acaba şimdi ne yapıyor olurduk, kim'dik?




11 Kasım 2009 Çarşamba

Vasabi Nedir?











Hazır aklımdayken;

Vasabi; hardalın HULK'a dönüşmüş halidir.








Bu fikre nereden ve nasıl kapıldığımı anlatacağım.
Saygılar efem..

16 Ekim 2009 Cuma

Zihinsel Sapmalar










Peeiyykalaa

Peykyala

pekyala

Pek-yala..?

Peki-âlâ’dan Pekala’ya varmaya çalışıyordum. Amiyane sürtüşmelerlerle insan nerelere varıyor. Oysa aylar sonra yazmak için yeniden bilgisayarın başına geçtiğim için nasıl da heyecanlıyım. İşte, nasıl insanın heyecanlandığında dili dolaşıyorsa benim de parmaklarım dolaştı, heyecandan. Öyle mi? Ya da zihnim bana birşeyler anlatmaya çalışıyor. O halde herşeyi bir kenara atıp, kendisini dinleyelim.

- Zihnim, cevaplar mısın, neler oluyor?Niye elimi parmağımı dolaştırıp beni sinir ediyorsun?

- Bişey yapmadım ben, hamlamışsın sen, hamlamış.

- Ne diyorsun sen be? Şştth, bak gel anlaşalım zihincim. Bey yazayım, sen de beni sabote etme. Derdin de neyse artık…

- Açıkçası senin için endişeleniyorum.

- Hayırdır?

- Son zamanlarda halin hiç iyi değil.

- Hmm... Neyim var?

- Çok düşünüyorsun. Senin yüzünden fazladan yoruluyorum. Yani…haline bakar mısın? Çok konuşuyorsun. Çok dinliyorsun. Kendimi ya senin dinlediğin şeyleri hızla işlerken, ya da konuştuğunda dilin dolaşmasın diye hızla üretirken buluyorum. Beni yıprattığının farkında mısın? Uyuduğunda ise rüyalarına etki edemiyorum. O kısımla zaten bütün gün tembel tembel dolaşan, canı sıkılan bilinçdışı arkadaş ilgileniyor. Artık sana ne izletiyorsa, uyandığında bir de onları hayretle dinlemekle geçiyor zamanım. Geçen gün yine RTE’yi göstermiş sana. Sen de bi prim verdin ki, hayret. Biz burada eşekbaşı.

- Anlıyorum sevgili zihnim. Anlıyorum.

- Neyi anlıyorsun?

- Konunun aslında ben değil SEN olduğunu :)

- Peki, ne olmuş ben isem mesele? Söylediklerime karşı çıkabilirmişsin gibi… Söyler misin en son ne zaman sesime kulak verdin de beni dinlendirmek için yazı yazdın??

- Yaa tamam yazamıyorum. Ne var? Aslında… Biliyorsun istiyorum. Ama olmuyor.

- Neden olmuyor? Neyin eksik ha, klavyen mi, parmakların mı... bak ben de varım? Nankörsün sen, nankör.

- Ama zihincim, bu şekilde devam edemeyiz. Lütfen gücenme ama, bu konuda bir dostumun ilginç teorileri var.

- Devam et.

- Hani kendimle yazmak arasında kurduğum bağı 4400 dizindeki bir sahneyle özdeşleştirmiştim ya..

- Eee?

- İşte o sahnedeki adam, yazarken beyni patlamasın diye nefes almadan yazıyordu ya.. hani terliyordu, işkence ediyor gibiydi ona zihni. Yazmazsa ölecekti.

- Evet, ama senin orada odakland..

- Biliyorum evet, yazma duygusuydu benim odaklandığım nokta. Yalnız, farkında olmadan kendimi öylesine o adama benzetmiş, ve beynimin patlamasından öyle korkmuş olabilirim ki, yazmaya devam ederek bir gün “duramaz” olmaktan korkmuşum… Yazmak, bir çeşit bağımlılık gibi. Yazdıkça daha çok, anlattıkça daha fazlası geliyor ardından. Düşündükçe…biliyorsun sonu yok. Bir anda durduruşum kendimi, beynimin patlaması ihtimaline duyduğum korkudan kaynaklanıyor, olabilir… Dirençlerim ve yaşamsal olana meydan okuyuşlarım kuvvetlidir, bilirsin. Kontrolü ele almak istedim. Yazmayı durdurdum. Durdum. Konuşmaya verdim kendimi. Biliyor musun, konuşurken de bulabiliyor insan kendini. Seni bir şekilde dinlendirmediğim için üzgünüm… Biliyorum… Ama… Yaşama devam etme ihtiyacı, ağır bastı diyebiliriz.

-

- Bir şey söyle.

-

- Zihincim..

- ….

- zihin, sana sesleniyorum!

- Tamam ya, buradayım...

- E bişey söyle, bak bişey itiraf ettik burada, değil mi?

- Sadece, beni de korkuttun.

- Nası yani??

- Ya cidden patlarsam..?

- Sen şimdi.. hakikaten de..??

- Gidip tv izlesene. aa bak en sevdiğin film. Git, git. Yazma bişey. Şimdi ne gerek var nöronları sıkıştırmaya dimi ama.. ehiehi :D

- Öeeh be!

-

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Seni Lanetliyorum Turkcell!

Nasıl yaparlar bunu, nasıl “merak” gibi muhteşem bir kelimeden payelenirler! Bunu ne cüretle yaparlar?!

Hayatımıza “özgür kız” fenomenini sokup dağda telefon konuşmanın “özgürlük” demek olduğunu yedirdiler önce. Özgürlüğün tanımını “ayrıcalığa sahip olmak” anlamında pozitif kullandılar. Bu nasıl bir özgürlükse, “hakim olacağımızı” vaat ettikleri dünya tarafından; her an erişilebilir oluverdik. Bilinebilir, erişilebiliriz. Özgürlüğün doğasında bulunabileceğini varsaydığım ne kaçış kaldı elimizde ne özel alan. Özgürleşmek değil bu, resmen kelepçelenmek.

Sonra aynı anda “çocuk da kariyer de” yaptırdılar. Paraladık kendimizi. Aslında tüm olay,ekonomik şartların kadınları "da" iş hayatına itmesiyle başlayan süreçte kadınları ped alma konusunda teşvik etme amacı güden orkid firmasının "özgür kız nil"i kullanarak "çocuk ve kariyerin aynı andalığı" nosyonunu hayatımıza sokmasıyla zirveye ulaştı. Akademi buna hızlı uyandı,"Liberal Toplumun Yeni Hastalığı: Active Citizenship" makalelerini yayınladı. Lakin başarıya susamış alt benliğimize bu "mükemmelliğin başarılabilirliği" öyle hızlı ve keskin bir giriş yaptı ki, bu nosyonun kıskacından kurtaramıyoruz kendimizi.

Kavramlarla, kavramlarımızla oynuyorlar, yetmiyor.

“Merak etmiyor musunuz” reklam sloganını Lost’la ilgili yazımın bir paragrafında, aynen slogan atar gibi kullanmışım, ne fena. Oysa orada derdim çok farklıydı. İşte, Turkcell’in tam olarak yapmaya çalıştığı da bu; benim merak dürtümle ilgili söylemlerde bulunarak benimle özdeşlik kurmaya çalışıyor, güven kazanıyorlar.

Bu ne cüret! Turkcell, lanetliyorum seni!

Fotoğraf ilgili reklamdan alıntıdır.

31 Temmuz 2009 Cuma

Sıkıldım Bile


· Saçmalıklar üzerine çok düşünür oldum. Her şey üzerine çok düşünür oldum. Aylaklıktan. Aylaklıktan nefret eder oldum. Aylaklıklar için para almaktan da. Hatta –bile.
· Kafamdan geçtiği şekilde anlattığım ya da konuştuğum zaman kimsenin beni anlamamsıyla barıştığımı zannediyordum. Anlaşılacak şekilde konuşmaktan nefret ediyorum. Kendimi anlaşılmaya indirgemekten. Nefret ediyorum. Azınlık bir kitlem vardı beni yormayan, azalıyor gün geçtikçe. Sayılar yetmiyor bana.
· İşyerinin öğle yemeğinde biri “filancayı herkes sever” dedi. O anda tüylerim diken diken oldu. Beni herkes sevseydi, kendimden şüphe ederdim.
· Anneme nikah günü anı defterini verdim ve yazmasını istedim geçenlerde. Satırları beni düşündürdü: “sen asi ruhlu bir kızsın. Ve aldığın kararlar hep doğru” yıllarca birbirimizle didişip nihayet ortak paydalar bulmamızla birlikte bakış açısında yumuşamalar olmuş. O –bile- değişiyor. Hep derim, yaptığımız şeyler belki de birilerinin hayat dersidir, diye. Bizim olmasa, bile.
· İçimde nefret var pek çok şeye karşı. Tekilinden tümeline pek çok şey beni boğuyor. İçimde de, dışımda da…Bu hep böyle oldu. Ve şnorkel yaklaşımı edinip, boğulduğumun farkına varmamak gibi bir kişilik geliştirdiğimi fark etmemin üstünden yıllar geçti. İçimdeki karanlıkların farkındayım en azından, pek çoğunuzun aksine, dürüstüm kendime. Yıldönümlerimi kutluyorum.
· Sıkılganlığım beni 40dakikada bir ele geçiriyor ve nikotine sarılıyorum. Nefes alabilmek için. İronik… Ben sıkılmaktan vazgeçene kadar, nikotin benden vazgeçmeyecek.
· Hop tereyağlı ballı ekmek.

24 Temmuz 2009 Cuma

Neden F Klavye?

Eğer sık sık yazan, yazmak için de bilgisayarı kullanan biriyseniz, (iş için olsun, kendiniz için olsun) kalvyeye hala bakarak yazan, görece hızlı olmanıza rağmen tuşların yerini arayan ve pek sadık 3-4 parmağını kullanan biriyseniz, size artık Q Klavyenin esaretine artık bir DUR demenizi tavsiye ediyorum. F kalvyeyi şimdiye kadar pek küçümsemiş olmama rağmen, tuşların yerleşimi ve yazım hızına getirdiği inanılmaz artış dolayısıyla, yeni favorim olma yolunda ilerlemekte kendisi. Faydaları için şuradaki adresten alıntılar yapayım, Lütfen Dikkat Edin:

Neden F Klavye ve neden bu kadar önemli?

· F Klavye Türkçe'ye uygun olarak hazırlanmıştır. Türkçe'de en çok kullanılan harfler, klavyenin ortasına (en güçlü parmakların bastığı alanlara) dizilmiş, daha az sıklıkla kullanılan harfler kullanım sıklığına göre kenarlara doğru yayılmıştır. Bu şekilde mümkün olan en yüksek yazma hızı sağlanmıştır.
· F Klavye Dünya'nın en bilimsel klavyesidir. Bu özelliğine Tükçe'nin matematikselliği de eklenince ortaya mükemmel bir klavye çıkmıştır.
· F Klavye sadece Türkçe değil, İngilizce, Fransızca gibi başka latin dillerinde de hızlı yazmayı sağlayan bir klavyedir. Dünya Şampiyonalarında alınan çok dilli yarış dereceleri ve rekorları bunun kanıtıdır.
· Türkçe'ye uygun olmayan, hatta İngilizce'ye bile uygun olmayan Q Klavye kullanmanın hiç bir avantajı yoktur. Şimdiye kadar hiç bir İngiliz veya Amerikalı Dünya şampiyonu olamamıştır. Q klavyeyi, bu klavyeyi kullanan uluslar bile beğenmemektedir
· Q Klavye'yi bırakmak istemeyenlerin ve savunanların genelde iki mazereti bulunmaktadır. Birincisi Q Klavye ile çok hızlı veya yeterince hızlı yazdıklarını düşünmeleri. İkincisi ise yeni bir klavyeyi öğrenmenin zor olduğu yönündeki düşünceleridir. Gerçekte Q Klavye ile yazan kişilerin (özellikle 2 parmak yazanların ne kadar süratli olurlarsa olsunlar) F Klavyeyi sistemli ve bilimsel bir çalışma ile öğrenen ve aynı sürede klavye kullanmış kişilerin süratlerine yetişmeleri mümkün değildir. F Klavye ile on parmak yazmayı öğrenmek sistemli bir çalışma ile günde yarım saat harcanarak sadece 40 gün sürecektir.
· F Klavye ile on parmak yazan kişiler iki parmakla yazanların onlarca katı sürate ulaşırlar. Ortalama bir süratte yazan bir on parmak F Klavye kullanıcısı saniyede 6-8 vuruş yapar (İyi derecede klavye kullanan kişiler saniyede 12 vuruşun üzerine çıkabilmektedirler).
· F Klavye ile on parmak yazmayı öğrenerek yazmaya harcadığınız zamanı %80 azaltabilirsiniz. Böylece kazandığınız zamanı bilgisayarda başka işlerinizi yapmaya, daha hızlı çalışmaya veya öğrenmeye ya da canınızın istediği herhangi bir işe ayırabilirsiniz.
· F Klavye ile on parmak yazmanın pek çok kişinin dikkatini çekmeyen çok önemli bir avantajı daha vardır. Yazarken düşünebilirsiniz. Böylelikle işlerinizi daha doğru yapabilir, hatalarınızı azaltabilir, daha mükemmel yazılar hazırlayabilirsiniz.

Ayrıca bu mükemmel sitede çalışabileceğiniz online bir klavye programı da mevcut. http://www.turkegitim.net/Klavye.aspx

Yeni sloganımız: "Q-kı-lav-ye e-sa-ret, Fe-öz-gür-lük-tüür!"

Silas hep akıllı bir adam olmuştur, aklıma akıl kattığı ve bu siteyi önerdiği için kendisine teşekkür ediyor, bu önemli bilgiyi sizinle paylaşmayı bir borç biliyorum efem.
Saygılar
:)
Not: Acaba resimdeki klavyenin F modeli mevcut mudurrr?

Gezdim Gördüm Sömürdüm

Haftasonu özlediğimiz şeyleri yapmak üzere 2 motor, Bolu yolu üzerinde Dorukkaya tesislerine gittik. O çam havasının enfesliğini, havanın “tad”ını, lezzetini anlatamam. Çimlerin bittiği yerde göl, gölün bittiği yerde çam. Çam, mavi gökyüzüne uzanıyor. Bulutlar ortamın duvar kağıdı.


Geziye çıktığımız arkadaşlarımız birer deli. Geziye motorla gideceğimiz kesinleşmiş, yanımıza ne alsak onu düşünüyoruz. Daha plan yapma aşamasındayız, telefon geldi.
"Yanımıza hırka, tshirt, f.makineleri aldık."
"-e tamam başka birşey gerekmez"
"Nasıl gerekmez, KADEH almayı unutmayın."
"-??!!xx"

Kadeh, ve motorsiklet yolculuğu... Peki. Vardır bir hikmeti:)

Tertemiz bir havayı içime çekmeyeli uzun zaman olmuş. Pek çok şeyi yapmayalı uzun zaman olmuş aslında. Fotoğraf çekmeyeli, birşey düşünmeden dolaşmayalı, balık avı izlemeyeli... Yolculuğumuz sırasında İçAnadolu'dan Karadeniz Bölgesine geçiş yaptığımızı hissettik, hava birden değişti. Vardığımızda bizi göl bekliyordu, acıktığımızda da Dorukkaya'nın nefis yemekleri. Çocuklar gibi coştuk, belki hiç büyümemiştik..Makineler elimizde, otun börtünün böceğin fotoğraflarını çektik.
Azeriler gelmiş, sazan avlayıp yeniden göle atıyorlar. hemen bir taneyi yakaladım havada :)

Bol bol birbirimizin fotoğraflarını çektik. Bol bol güldük. Kendimize gör anlam yüklediğimiz kareler görüntüledik.






Siz hiç objektifin arkasında olmakla önünde olmanın ne kadar farklı olduğunu bilir misiniz?









Sık sık yapmalıymışız bunu, neden yapmamışız? Hepiniz yapmalıymışsınız bunu, yapıyormuymuşsunuz?









Sonuç olarak ben ve saz arkadaşlarım şiddetle tavsiye ediyoruz.
:)

03 Temmuz 2009 Cuma

SİLAS

Silas "İçsel Bisikletine Yeniden Binsin" kampanyası, no:01.

Lost'urdum Kafayı Sonunda


Lost, canımsın.

Bir hafta boyunca her gün üst üste –reklam molası vermeden- sezonları arka arkaya devirdikten sonra bugün geldiğim an itibariyle diyebilirim ki; Vay Be!


Bilinmeyene olan merak binlerce yıllık evrim sürecinde insanoğlunun taşıdığı genetik kodlarla nesilden nesile aktarılsa da, bütün insanlığın bu bilinmeyen karşısında cevaplar almak için aynı derecede heyecan duyduğunu söyleyemiyoruz. Biz “mantıklı” bir dünyanın çocuklarıyız, değil mi? Öyleyiz öyleyiz. Her şeye getirebileceğimiz mantıklı bir açıklamamız var. Açıklanamayan bir durumla karşılaştığımızda beynimizin “yoksay” butonuna kolayca basıyor, ve diğerlerinin bizi deli-leştirmesinin önüne geçiyoruz. Ama ciddiyim, gerçekten, merak etmiyor musunuz?

İzleyenler bilir, dizi dahiyane bir senaryoya ve oldukça gerçek görsel efektlere sahip, en temel korkulardan (psikoloji), grup ve toplum ilişkilerine (sosyoloji), liderlik ve karar alma mekanizması oluşumundan ( siyaset bilimi), ahlaki ve düşünsel sorulara kadar (felsefe) inanılmaz geniş bir yelpazeye sahip. Bunun içine fizik, kuantum, uzay-zaman tartışmaları, ve.. canavar dedikleri –kara duman- henüz açıklanamayan varlık mantıklı olacak şekilde yedirilmiş. Dizinin başarısını düşündüğümüzde bunu şöyle okuyabiliriz: Bu dizide insana doğa üstü gelen bütün delice gizemlerin daima bir açıklaması var. Yani sadece hayalperestlere ya da fantastiklere değil, rasyonalistlere de bir düzeyde hitap ediyor. Çünkü “- Lanet olsun ahbap, çok mantıklı!”

Bir de kader tartışmaları var ki, tadından yenmez. Belki de dizinin en çok cevabı alınası sorusudur Kader. “suppose to do” en çok tekrar eden fiildir. Zaten temel uyanışı Matrix’teki seçilmiş olan, O (The One) ile yaşadıktan sonra anladık ki bu dünyaya bizden önce gelenlerin izinden gitmek için gelmiş olmak anafikri çok sıkıcı, hem de çook sıkıcı. Özel olmak istiyoruz, farklı olmak istiyoruz, güçlerimiz olsun, güçlere sahip olmak MEŞRU olsun istiyoruz. Aslında, gizli kitleler halinde deliler gibi cevap istiyoruz. Ve bütün bunlar olurken her şey mantıklı olsun, hiçbir şey bilinmeyenin sınırlarında olmasın istiyoruz… DELİ olmak istemiyoruz.

İşte Lost, bütün bu hisleri paylaşan sessiz ve bireysel insanların bir anda ortaya çıkmasını sağladı. Lost’u izleyip ilgi duymayan insanlar da var. İçlerinde herhangi bir parlama yaşamayan, bu çeşit sorularla muhatap olmayı seçmeyen insanlar. Bunun yanında, her bölümü izlerken kendinden geçen, ve deli gibi “bu niye böyle, şu niye şöyle, eee niye açıklamıyor, şunu da anlatsın” diye dünyanın sırlarıyla ilgili kişisel sorularına cevap almak için diziyi bencilce kullanan BENim gibi insanlar var…

Siz bu düzlemin neresindesiniz?

Sevgiler..
Not: Fotoğraf alıntıdır.

29 Haziran 2009 Pazartesi

Gerçek Hayatın Korku Filmi


Dün gece, gündüzün nefes aldırmayan bunaltıcı sıcağının akşam esamesi okunmaz şekilde fırtına kopuyor. Gökyüzü ağlamıyor, resmen öksürerek kusuyor. Evin camları deprem oluyormuşçasına gümlüyor. Lakin bu darbeler bu defa tepeden geliyor. Patlayacaklar diye korkuyorum ve Silas'a biraz daha yanaşıyorum. Kollarında olursam hiçbir kötü şey bana ulaşamaz gibi.
Yatağa geçiyoruz. Azıcık aralık bıraktığım pencerenin sonuna kadar açıldığını görüyorum, ittirerek kapatıyorum. Yatağa giriyorum. Ama aklımda şüphe var. Rüzgar tekrar açar düşüncesiyle kalkıp, pervazı kilitliyorum. İçim rahat, yatıyorum.
Sabaha karşı 3:00. Bir gürültüyle uyanıyorum. Vücudumu soğuk rüzgarın yaladığını hissediyorum. Silas uyuyor. Bakıyorum; pencere darbeyle açılmış. O karanlıkta içeri kelebek giriyor ve pırpırlarını duyan kedi kelebeği kovalamaya başlıyor. Kelebekten rahatsız olup yatağın içinde dönüyorum. Aklıma geliyor ve kapatmak için pencereye bakıyorum; kapalı. Titriyorum.
Dualar ederek uyudum. Kalkıp da az önce açık olan pencerenin kendi kendine kapanıp kilitli olması gerçeğiyle yüzleşemedim. Ancak sabah olduğunda, gece yaşadıklarımın bir rüya olduğunu kendime tekrarlayarak kontrol ettim pencereyi. Kilitliydi.

O pencere nasıl açıldı, nasıl tekrar kapandı, o soğuk rüzgar eğer cam açılmadıysa nasıl üzerimden esti geçti, pencere kapalıydıysa ben hangi gürültüye uyandım, kelebek eve nerden girdi...
Ama lanet olsun biliyorum, rüya değildi ki…

16 Haziran 2009 Salı

Yazmak Üzerine 1 (Yazma İhtiyacı)














Yazmak kıymetli bir eylemdir. İnsanın düşüncelerini toplamayı, savruk düşünceleri üzerine düşünebilmeyi sağlar. Toparlar, ne düşüneceğinizi “seçme” özgürlüğü verir. Kafada uçuşan bağlantısız düşünceler ve görüntüler çoksa ve onları bir araya getirebilme gücünüz biraz bile zayıfladıysa, oh evet, oldukça yıpratıcıdır… Bu konuda kendime yıllarca pek yakıştırdığım, beni tanımladığını düşündüğüm bir cümleyi Mark Twain çok güzel ifade etmiş: “Şaşılacak kadar çok aklım olmalı! Bazen, haftada bir kez aklımı başıma toplamam gerekiyor.”


Bu noktada yazmak, zihnin toparlanmasını sağlar. Amaçlara odaklanılmasını, sevilen, sevilmeyen, her şeye dair düşüncelerin güzel bir taslağını oluşturur. Pek çok kişisel gelişim kitabında (ah bir de hangileri olduğunu hatırlasam) yazmayı bir teknik olarak vermeleri boşuna değildir. Çünkü gelişim; kişisel farkındalıkla, ve kişisel farkındalık biraz da kafada geçenlerin ne olduğunun bilinmesi ve buna karşı bir bakış oluşturulabilmesiyle alakalıdır. Dolayısıyla, eğer psikiyatristiniz size “yaz!” diyorsa, hafife almayın.

Tam 12 yaşımdan beri yazıyorum. O zamandan beri neyi dert edindiysem, neyin içinden çıkamadıysam yazmışım. Bazen de yaptığım planları aklımda tutma kabiliyetim olmadığından, bazen de planları uygulamadığımda kendimi rahatlatmak için yazmışım. Her şey hakkında ve en çok kendim, elbette.

Fakat "ihtiyaç olarak yazma eylemi" uç noktalarda rahatsızlık vermeye başlarsa, bir şeyler ters demektir:

4400 dizisini izleyenler hatırlayacaktır. Bir bölümde, ajanlarımız özel güçleri olan kayıp kişilerden birinin daha evini belirler ve merkeze almak için bulunduğu yere giderler. Kapıyı çalarlar, açan olmaz. İçeri girmeleriyle donup kalmaları bir olur. Bütün yer, mobilyasız evin bütün yerinde bir yazarın üst üste istiflediği kağıt öbeklerine benzer kağıt kümeleri mevcuttur ve yürümeye bile fırsat bırakmamaktadır. Kağıtları devirerek, üzerine basarak iç odalardan birine varırlar. Kağıt dolu odanın tam ortasında kel ve terlemiş bir adam, endişe ve sıkılmışlık içinde basit bir sandalyeye oturmuş harıl harıl daktilo kullanmaktadır. Yabancıları görmesine rağmen durmaz ve hızla devam eder. Ajanlar şaşırırlar ve adama ne yaptığını sorarlar. Daktilo sesi durmazken adam cevap verir:

“-hatırladığım her şeyi yazıyorum. Rüyalarımı, anılarımı, fikirlerimi, aklıma gelen her şeyi.”

“Neden peki?”

Adam ıstırap içinde yanıtlar:

“-bunu yapmazsam düşünceler beynimi patlatabilir. Onlardan kurtulmamın tek yolu bu…ve daha 4. Sınıftayım”

Oradaki adam benim. Bu gerçek. Biraz hafifletirsek oradaki durumu, tamamen ben. Bu blog yeni. Bundan başka 2 yıl süresinde yazdığım 6 blog, bu sırada kalemle yazdığım 3 kalın defter, küçük not defterleri, bilgisayardaki Onenote’un günlük özelliği, ve bitmek tükenmek bilmez şekilde çantalarımdan dökülen kağıtlar, kağıtlar, kağıtlar. Bir arkadaşımı beklerken geçen 5-6 dakika içinde arkasına yazdığım saman adisyonlar ayakkabımın içinden bile çıkar. Çok ciddi yazma problemim var.

Bunu ilk evlendiğim zaman, taşınırken fark ettim. Eşimin okumasını istemediğim, belki bir şekilde “bütün zayıflıklarımla” karşılaşmasını gerekli görmediğim için taşınırken kova kova defter parçaladım, kağıt yırttım. Bitmedi. Her yerden, en beklemediğim anlarda çıkıyor. Eskilerden kurtulamadım. İşin kötüsü, kurtulmaya çalıştığım fikir deposuna sürekli yenileri ekleniyor.her ay bir defter alıyorum, kalemleri ise..saymayalım. OfficeStore en sevdiğim mekan. Duramıyorum, yazıyorum.

Bazen dünyayı kurtaracak fikirleri çöpe attığım da oluyor. Lakin:

“Resmen zihindeki düşünce sürecinin karmaşıklığını kaldıramadığım için yazıyorum..Bu nasıl bir lanettir?” (16 haziran, simitçideki notlarımdan)



07 Mayıs 2009 Perşembe

Planlar, Tuvaletteki Oscar Wilde

· Ne oldu ne bitti konseptine geri dönüyoruz. Artık mayıs ayındayız ve bu ay benim için önemli. Çünkü kendimi yenileyeceğim, yenilememek için bir bahanemin kalmadığı bir ay. Örneğin şimdiye kadar bazı sınavlara hazırlanmıyor oluşumu, içinde bulunduğum büyük koşturmacaya dayandırıyor, boğazıma hakim olamayışımı da “can boğazdan gelir” düsturuyla meşrulaştırıyordum. (ehiehiehi) fakat şuan artık bahanem kalmadı, kitaplarımı aldım, iş ortamımın da görece müsait olmasıyla birlikte şimdiye kadar hep hafife aldığım bir konu üzerine; “kariyer” üzerine odaklanmaya başladım…
· Bu arada gün ve an itibariyle sağlıklı beslenme rejimindeyim, kendime duyurulur.
· Evin banyosuna Şakir Eczacıbaşı’nın 530 sayfalık “Oscar Wilde Tutkular, Acılar, Gülümseyen Deyişler” eserini koymuştum. Bir gün “ben biraz wilde okuyayım” diyerek yerimden kalkınca, eşimin hayretle karışık ses tonundan şu cümleyi duydum: “inanamıyorum, tuvaleti geldiğini wilde üzerinden anlatan bir karım var!”
· Yazarın yaşadıklarından bağımsız bir kurgu oluşturması mümkün, fakat kişileri konuştururken bağımsız olması mümkün değil. Örneğin ben yukarıdaki cümleyi geliştirerek bir karaktere söyleteceğim. Birkaç yıl sonra para verip satın alacağınız kitabım içindeki bir karaktere ;)
· Anlatacak çok şey var komik komik, lakin şuan “writer’s block” durumuna girdim, hepinizi öper…


wilde demişken, bir alıntı yapmadan bitiremeyiz, öyle değil mi? Ayıp olur.


Bir oyun sahnelendiğinde, eğer oyun sanat eseri ise, sınavdan geçen sahnedir.
Bir oyun sahnelendiğinde, eğer oyun sanat eseri değil ise, sınavdan geçen izleyicidir.

24 Nisan 2009 Cuma

Rahatça İletişelim

Kadınlar, Erkekler!


Yepyeni bir dönem başladı. Bunu birinci ağızdan ve yalnızca kendim için söylüyorum sanmayın. İlişkilerde bambaşka boyutlardayız artık!

Evet, sonunda, nihayet evlendik :) Tekil bir olaydan, bizim güzel ve deneysel olarak başladığımız yolda çıkardığım sonuçlardan, öğreniyor olduklarımdan, tümele, bütüne dair fikirler ediniyorum.

Biz evlenirken söylenenler, verilen akıllar, öğütler… İnanamazsınız. Bir önceki yazımda ti’ye aldığım kadınsal hilelerle dolu, tuhaf tuhaf babaanne öğretileri.

Hepsini bir kenara atın, ne olur. Artık başka bir dönemde, başka bir boyuttayız insanlar-arası iletişimde. Her türlü açığımızı, her türlü tecrübemizi, karşı tarafla içtenlik anlayışına dayalı bir şekilde paylaşabiliyoruz. Bırakalım “erkekler” veya “kadınlar” “…şöyledirler” saçmalıklarını, ve bütün kavramları sıfırdan, kendimiz yazalım. Karşınızdaki insan öyle özel, siz öyle özelsiniz ki, kimse kimseyi bilinçli bir “eğitim”den geçiremez. İnsanın varoluşunun ışıltısı sizi birbirinize uyumlar, hayat dersleri de bu uyumlanma sürecinde öğrendiklerimizdir!

Ah, nasıl da coşkuyla ve okur tarafından “ukalalık” olarak anlaşılabilecek bir coşkuyla yazıyorum, değil mi?

İnanın birine akıl vermek bir yana, kelimelerimi seçebilecek durumda bile değilim! Öyle bir heyecan ve başlangıçların/geçişlerin getirdiği büyük bir heyecan içerisindeyim.

Hepinizi seviyorum.
En çok da seni, kocacığım!


Hamiş: Resimlerin ve "resmi" tarihi(miz) 10 Nisan.

08 Nisan 2009 Çarşamba

Evleniyoruuum

İki ay önce miydi neydi bu fotoğrafı çektirdiğimizde. Bir heyecanla koştuk, gittik. Soluklanmadan yaptırdık testleri, kalememizi kağıttan kaldırmadan doldurduk belgeleri. Ne heyecandı yarabbim, bitmeyecek zannettim. Heyecandan ölüyordum.
Bu heyecan artmış şekilde 2 haftadır üzerimde. Belki de şunun şurasında sadece 2 bekar günümün kalmış olması etkilidir:) Hem fiziksel, hem duygusal, hem de cemyılmazvari duygusal şekliyle pek çok aşamadan geçiyormuş insan. Özel bir insanla belli düzeyde bir iletişim kurmak yeterince az bulunan bir şey değilmiş gibi, bir de sığ ve yüzeysel insanların baskın-yargılı tavsiye niteliğindeki cümlelerine maruz kalıyorsunuz. Bazen dönüp bağırasım geliyor; yahu yetmedi mi bir tomar saçmalıkla çocukların beynini yıkadığınız? Bari biz sıyrılmışları rahat bırakın, arkadaş?
Farz-ı misal biz tabak kırmayı seviyoruz, sana ne, belki her gece sirtaki oynuyoruz..?
:)
O değil de, denemek, yanılmak, keşfetmek.. Keyifli.
Ha yoruldum mu, evet. Canım çıktı mı, fazlasıyla. Evlenmek, hem de uçan sineğin müdahale olasılığını ortadan kaldırarak, zor iş.
Elimi sıkı tut sevgili, sana genetik bir heyecan yaşatmama az kaldı. Elinde baltalarla “horrayyy!” şeklinde tanıdığın sevgilini beyazlar içinde görünce başın dönecek, pembe bulutlara gark olacaksın, pek yakındır.
Bu da kullanmaktan imtina etmediğim böyle bir kadın hilesidir, arkadaş.:)



06 Nisan 2009 Pazartesi

Bu Blog Ne Ola?

Yazı yazmak, nefes almak gibi bir şey. İnsan sadece yazarken mi yaşadığını hisseder? Bazen, çoğunlukla. Belki de düşüncelere yetişemeyen eller ve kalemler arasında zihin mola verdiği içindir, bilinmez şimdilik. Onu da çözeceğim elbet :)
Bu blog tamamen “hayatımda neler oldu neler bitti” konseptinin benim pek muhterem eşsiz algım (!) tarafından yorumlanışı ile ilgili olacak. Şuan tek kararım bu. Uzun zamandır yazamıyorum istediğim gibi, akmıyor. Açılmayı özledim, düşüncelerin olduğu gibi akmasını özledim ve yönelmesiz düşünmeyi, bile. Bu kişisel, sevgili, bol fotoğraflı bir kayıt defteri. Her şeyden biraz ve bazı şeylerden doz aşımı olacak şekilde. :)
Kendime, gelecekteki potansiyel okuyucularıma, gözlerini satırlarımda dolaştırdığı için sahiplenmekte mahzur görmediğim herkesime, içten bir merhaba:)