Rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2011 Salı

Ziyaret

Dün gece, daha önce  rüyamda 2 defa gittiğim bir yere gittim yine. Orayı ata binmek için kullanıyorum da denebilir. Yemyeşil bakımlı bir yarı-ormanlık alan, çeşit çeşit atlar var. Ne zaman gitsem oraya benimle ilgilenen, bana; benim istediğim beyaz atımı getiren bir Sinan var. Sinan çok yakışıklı bir adam. Ama esas ilgilendiğim; kibarlığı ve bana gösterdiği hürmet. Çünkü atımla dolaşmam, dinlenmem ve eğlenmem için gereken herşeyi sağlayan bir adam.
Üçüncü kez gelişimden son derece memnun, güler yüzle karşıladı beni. Ona "benim beyaz atım nerede?" dedim. Aslında orada kimsenin "şahsına" bir at yok. Her giden ve ata binmek isteyen kişi, boş olan, sırası gelen bir atı alıyor ve sürüş keyfini öyle yaşıyor.  Ama ben gittiğimde hep bindiğim beyaz; sırtında açık kahverengi lekeleri olan akıllı ve asil bir dişi atım var. Sinan'ı bu yüzden seviyorum.  Benim atımı bana saklıyor.
Dişi atımın adı ya Fırat ya Murat, tam hatırlayamıyorum. Ama gözleri öyle anlamlı bakıyor ki, br şekilde at ve sahibi arasında kurulan o bağdan ikimizin arasında kurulmuş olduğunu hissediyorum. Atımla bakışarak konuşuyoruz. Beni özlemiş olduğunu hissediyorum. Onu gördüğüm zaman içimi kaplayan huzur ve mutluluğu tarif edebilecek kelimelerin olduğundan şüpheliyim. Sanki, Zorro ve atı Tornado gibiyiz.. 

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Davulcuya Dikkat..!


Birkaç gecedir rüyamda ramazan davulcusuyla sohbet ettiğimizi görüyorum. Öyle ilginç ki, normalde üst katta olan odam, girişte sokağın dibindeymiş. Ben derin uykularda uyurken geliyor, yaklaşıyor ve tam pencerenin altında başlıyor davula “dan dandan dan dan” diye vurmaya!
Açıyorum gözlerimi; sonra kapıyorum, uyuyorum ve aynı rüyada birkaç gece geçiyor. Ertesi gece yine ayn şey, sonra yine… Dayanamayıp yine geldiğinde; “Yahu haklısın, anlıyorum da; bütün mahalleyi dolaşman gerekmiyor mu?” diyorum. Adam pencerenin dibinden ayrılmıyor ki! Cevap veriyor:
“Burası merkez. Tüm dünyayı buradan uyandırabilirim.”
**
Gözlerimi açtığımda; –her sabah olduğu gibi- kısa süreli bir “gerçekte miyim-rüyada mı” karmaşası yaşadıktan sonra, adamın cümlesinin esrarını düşünmeye başladım.
Kendimi; uyandırılması gereken koca bir dünyanın tam da bunu başarabilecek noktasında, gerekli araçlara kulaklarını tıkayarak ısrarla uyumaya çalışan tembel gibi hissettim. Israrla benim bulunduğum noktada, benim başımı çatlatarak yapıyor. Bir şey anlatmaya çalışıyor, ama ne? 

7 Temmuz 2011 Perşembe

Meditasyon Denemesi ve Rüya

Hurry up!
Sezgisel yolla gelen bilgilere bayılıyorum. İçinde hem gerçek, hem de şüpheyi aynı anda barındırabiliyor.
Güzel ılık bir duş, kurutulan saçlar. Gece kremi. İki satır yazı. Hayır, yazarak doldurmamalı zihni. Alındığı şekilde açılmadan yerine koyulan defterler. Hayatın her bölümüne bir defter. Zaten dolmakalemin mürekkebi de bitmiş. Doldurmak lazım. Gerek yok, bu gece..
Yatağa uzanıyorum ve ışığı kapatıyorum. Eş zamanlı olarak kapadığım gözlerim gibi. Vücudum yorgun değil bu defa, ama zihnim çok kalabalık. İş, güç, streslerle çevrili etrafım. Tatile olan ihtiyacını haykırıyor, tekmil veriyor 120 desibelde. “Rahat” diyorum.
Meditasyon kitaplarından aklımda kalan tek şey; derin derin 3 kez nefes al. Nefeslerin arasını söylememişler, 10 saniye aralıklarla alıp veriyorum. “vücudunun kan akışını hisset, kalbini hisset”. Hissetmeye çalışıyorum. Bump..bump.. evet evet, hissediyorum. Sonra, hiçbir şeyi düşünmemeyi düşün. Yalnızca vücuduna odaklan..
O nokta kolay değil. 3.saniyede başlıyor ganyan ve düşünceler yarışıyorlar zihnimde. Üstelik öyle de heyecanlı ki, kendimi at yarışı spikeri heyecanıyla onları seslendirmekten alıkoyamıyorum:
“Evet sayın seyirciler; en önde Görüşmecibaşı’nı görüyoruz. Hemen arkasında Paraağa ve Kalpyükü geliyor.Kıran kırana bir çekişme bu! O da ne? 7.sıradan atağa geçen Vergibey arayı hızla kapatıyor..”
Kalbimin hızlı hızlı çarpmaya başladığını ve basıncın arttığını fark edip yeniden süreci tekrarlıyorum. Nefes al ver şşş..
Gergin tüm kaslarımı hissedip, teker teker rahat bırakıyorum.
Öyle gevşiyorum ki, çene kaslarım da bırakıyor kendini, ağzım açılıyor.
Bir süre şapşal gibi tavana bakıyorum, ağzım açık.
Ağzımı kapatıp kapatmadığımı hatırlamıyorum, fakat o noktada gözlerimi kapadığım kesin, çünkü dalmışım… Öyle bir gerçek rüya görüyorum ki, uyandığımda yaşadığım şeyin rüya olmadığına ve gerçekten oraya gittiğime yemin edebilirdim. İnsan zihni de, ruhu da pek garip. Neye odaklanırsanız, o şeyle ilgili edinemediğiniz bilgi bir şekilde sezgisel yol dediğim bu yollarla size ulaşıyor. Ne yapmanız gerektiğini hala bilmemenize rağmen, olayı kavrayabiliyorsunuz. Öznesi olmasanız bile bir parçası olduğunuz çıkmazların boyutu hakkında bilgilendiriliyorsunuz. Ya da her zaman cevabını asla alamayacağınız şeyleri sormaya devam ediyorsunuz: Tıpkı zaman zaman ölmüş insanları rüyamda görüp heyecanla kendilerine “Sen şimdi ölüsün ya, zamanımız da az. Bana ölüm ötesini anlatsana?” diye ağzımın suyu aka aka sorduğum sorulara  aldığım klasik yanıtlar gibi
“Sormaman gereken soruyu soruyorsun..”