Zihinsel Sürtüşmeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zihinsel Sürtüşmeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2012 Cuma

Herkes Sanatçı Doğar

Abartmazsan sanatçı olamazsın. Sanat, abartıdır. En sadesi bile.
Yaşamın "sık algılanamayanı"na dair bir abartı.
***

Bütün çocuklar sanatçı doğar, sonra da "abartmamayı" öğrenirler.. 
Kendi biricik bakışımız ve yalnızlığımızla doğup, içini mümkün olduğunca toplum ortalamasıyla dolduruyoruz.


Sonra da az ya da çok kazanan sıradan insanlara dönüşmüyor muyuz?...

22 Aralık 2011 Perşembe

Zihinsel Sürtüşmeler 02.12.2011

Bazen ne yapacağını bilmediği için kaybolduğunu zanneder ya insan.. Verimli topraklarda koşabilmek varken at gözlüğü takıp önceden sürülmüş rotayı takip etmeye çalışır gibi.
Bir kadını asla mutlu edemeyeceğini bilen bir erkeğin yapış yapış sarılışlarının ardında nasıl bir koruma mesafesi varsa, o mesafe kadar  nefret büyür kadının asla dolmayan boşluğunda.
Kelimelerimden korkan bir kadınım, zihnimin kilitli dehlizlerinde mürekkep zincirlerle bağladığım ejderhaları serbest bırakacak, diye.  Ne şanslıyım ki her seferinde farklı şekilde yaşadığım lanetimin rengini seçebiliyorum. Bu defa belirsizlik oldu seçimim. Seçme ve seçilme hakkımı doğarken lanetlemişim.
Karşısındaki kadın kendisine fazla geldiğinde ona eksik hissettiren erkekleri lanetliyorum.  Küçük olup, toy olup kadının doğası gereği ilgilenmesi kolay olanlardan mı; yoksa büyük, akıllı olgun ve muhteşem davranan yalancılardan yana mı yakacağız yok oluş ateşimizi? Külleri savurup bok kokan Ganj Nehrine karşı, temiz bir Anka olarak doğmayı mı umacağız; can çekişen solucan kıvamındaki umudu gagamızda ezerken?
"Modern zamanlarda aşk yorulmuş mudur?" diye dansederken karnımıza giren ağrıyı, yuttuğumuz solucanın boğazına tıkanan "erdem safsatası"yla bağdaştıramayacak kadar midesizleşmişken, kuantum antidepresanıyla gözlerimizi kapatıyoruz kendi asitimizde eriyişimize.
Eskiden iştahla her uzanana şifa veren masumiyet incileri, şimdi yalnızca zehirli bir kara büyü.

Lanetimin rengi belirsizlik, kokusu Ganj, tadı büyü...

23 Kasım 2011 Çarşamba

Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar,
Ölümleri olur zaferleri,
Öpüşürken yok olan ateşle barut gibi.




— William Shakespeare,
Romeo ve Juliet

14 Kasım 2011 Pazartesi

Zihinsel Sürtüşmeler/ Tanımlar, Seçimler, Anlam Üzerine

Kendini anlatan insanlara itimat etmeyin.
 İnsanın kendisini anlatabilmesi için önce tanıması gerekir. Ve her bilgi parçacığı beraberinde "değiştirilebilir bir seçim getirir. Yani, kendimize dair bildiğimiz şeyler, artık değiştirilebilir demektir. Kendimi "a" "b" "c" özelliklerine göre tanımlamadan önce eğer o tanımların altındaki açıklamalara göre davranıyorsam; bunu değiştirebilecek bilgiye sahip olmadığımdan, tamamen ÖYLEYİMDİR. Ama bunu tanımlayabildiğim zaman, tanımın alternatif seçimi de gözümün önünde beliriverir. Tanımlamadan önce içgüdüsel olarak "öyle" davranılan durumlar, bu durum tanımlandığında ve fark edildiğinde  yalnızca 'seçilmek' üzere beliren bir buttona dönüşür.

Örneğin "Ben  stres durumlarında çok paniklerim." cümlesi. Daha önce Bir asansörde sıkışıp paniklemiş bir insanın, bu durumu fark etmesiyle oluşan  "kendine dair bilgi edinme" süreci, bir sonraki benzer durumda bunu değiştirebilmesi açısından çok faydalı olabilir. Eğer kendine dair edindiği bilgiden hoşnut değilse; bir sonraki benzer stres durumunda  kafasında "bir saniye; evet ben panikliyorum, fakat bu durumdan kurtulmak için sakin kalmalıyım" fikri belirebilir.

Bu pozitif bir örnekti. Tam tersi de olabilir.

"Ben dürüstüm" diyen bir insan, kendisini bir sıfatla tanımlamaya başlamıştır. Tanımlaması, dürüstlüğüne dair bir bilgi  girişinin geri bildirim yoluyla veya tamamen kendi gözlemleriyle  farkındalık oluştuğunu ve bunun bir seçime dönüştüğünü gösterir. "Dürüstlük" gibi moral bir değerle kendini tanımlayabilen kişi, dürüst olmamayı seçebilir demektir.

Herkesin kendine dair öyle ya da böyle bir fikri var elbette. Yoksa mağara adamı seviyesinde kalırdık. Gelişim için keşif şart, değiştirmeyi seçeceğimiz sıfatlarımız olması, bunları farketmek, insanlık için hayati şeyler.

Düşünüyorum. Yurdumun Anadolu insanlarında "su katılmamış" yardımseverliği görebiliyoruz. Adam farkındalık vs ilgilenmiyor, değerlerine sıkı sıkı bağlı. Çünkü "iyi" başlığında tutunmak zorunda hissettiği ve kendini vicdani olarak taşımasını sağlayan en iyi "iyi" bu. Hayranım. Bu örnekte; bilinen alternatifler ne kadar az ise ; değer yargılarının, daha doğrusu insanın bilgi dağarcığında kendisini tanımlamakta kullanacağı sıfat bilgisi ne kadar az ise,  tanımlar arası uçurum o kadar keskin ve büyük, bu durumda da 'iyi seçim'e tutunuş o denli kuvvetli oluyor, demek istiyorum. Bu yüzden köyün  ahlaksızı bir gecede tövbe edip iyi tarafa geçmeyi seçebiliyor ve sıkıntı yaşamıyor bu geçişte. Sınırlar öyle keskin ve net ki, vicdanen rahatlayabiliyor ve kendi benliğinde "arınıyor".

Türk Filmlerindeki Gerçek
Eski Türk filmlerinde eleştirdiğimiz bir durum değil mi bu? İyi karakter sinirlerimizi bozacak kadar iyi, kötü karakter katıksız kötü. Fakat gel gör ki filmin sonunda o kadar p*çliği pe*evenkliği yapmış adam, filmin sonunda kaçırdığı işkence ettiği dilendirdiği çocuğu getirip ailesine teslim edebiliyor.
Soru şu; neden bizim sinirlerimiz bozulurken, aynı film taşrada gözyaşlarıyla ayakta alkışlanabiliyor? İşte bu yüzden. Ben okumuş bir insan olarak; (sadece okumak değil bu, belki metropolde yaşamak, belki kozmopolit insan çeşitleriyle karşılaşmak..) insanın sadece siyah veya beyaz olamayacağını biliyorum. Gri olduğumuzu, aramızdaki farkların grinin tonuyla değiştiğini, bir olayda dünyanın en adi insanı gibi davranıp, başka bir durumda içini titreten fedakarlıklarda bulunabileceğini biliyorum.  Bir insanı tanımlamak için bir bir torba değil, çuval çuval sıfatlarım tanımlarım var ve bunların da yetersiz olduğunu biliyorum. Eleştirel yetişmek/düşünmek insanların Shrek'in deyimiyle  Soğan gibi olduğunu anlamamızı sağlıyor. Kabuk kabuk, halka halkayız. Kendimde bile kaç katman kaç halka var bilmezken, bir başka insanı kendi bildiğim sıfat çuvalına göre tanımlayamayacağımı biliyorum.

Taşradaki bunu bilmiyor. Benim elimde Üniversitem vardı. Onun elinde…DİN var.

Din'in Payı
Din, insanlara tutunabilecekleri ve kendilerini tanımlayabilecekleri keskin sınırlı "sıfatlar ve tanımlar" veriyor.Ve halk din konusundaki bilgiyi, kendisi için okuyup sözde süzen "otoritelere" bıraktığı için,  bir yerde kendisi hakkındaki anlamlarını, davranış biçimlerini, düşünme sınırlarını ve "inanç insiyatifini" de bu otoritelere bırakmış oluyor. Karar alma mekanizmalarının elinde insanlar için  sıfat çuvalları, çıkarlarına göre avuç avuç çıkarıp serpiyor veya işlerine gelmediğinde kepçeyle toplayabiliyorlar. Bu yüzden "cihat" diye "yüce" bir şey uğruna insanlar ölüyor, bu yüzden şehitlik mertebesi var, bu yüzden …insanlar birbirini öldürebiliyor.

Bir eylemin "iyi"liğini veya "kötü"lüğünü, ona yüklediğimiz anlamlar belirliyor. Bir sıfatın altını nasıl doldurduğumuz belirliyor. Birinin iyi'si diğerinin iyi tanımıyla örtüşemeyebileceği için DİN bu sınırları sizin adınıza 'toplumsal düzeni korumak adına' çizmiş. Üstelik, ne çizildiğini birinci ağızdan bilmiyoruz; sevgili otoriteler bunu bizim için söylüyor. Değişken sıfatlar ve tanımlar  çuvalına atmışlar, elleriyle çalkalıyorlar insanları. Holly Shit!

Kendini anlatan insanlara itimat etmemeyi öğrendim
Tanımlamada kullanılan sıfatların anlamlarının kayganlığını öğrendim. Onun tanımı benim tanımımla örtüşmeyebileceği gibi, örtüşen tanımların bile bir "seçim" haline geldiğini, ve insanın tutarsız bir şekilde farklı seçimler yapabileceğini öğrendim. İnsanın kendisiyle ilgili pek çok kavramı anlamı değiştirebileceğini öğrendim. Üstelik bu  değişim dönemin toplumsal çıkarlarıyla bile ilgili olabiliyor. (Hangi bağışı yapmanın sevap (yani iyi biri haline getireceğini sizi) veya hangisinin haram (sizi kötü biri yapacağını) belirleyecek eğilimleri tanımlayan Kurumlarımız var)

Fakat neyi değiştireceğini seçerken insanoğlu, biraz da içindeki Jedi ve Sith Lordundan hangisinin daha güçlü olduğuna bağlı.(Benim de mi keskin sınırlarım var ne?!) Bu durumda yine Siyaset Bilimi'ne Giriş 2; "İnsan Doğası Nedir?" başlığına dönüyor, takılıp kalıyorum.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Sil Baştan / Ken Grimwood

Okuma Motivasyonu
Benim için bir kitabı alıp okuma motivasyonunun çeşitli çıkış noktaları var. Bunlardan biri kitabın kitabevinde bulunduğu kategori. İlk tercih burada başlıyor. Roman/macera, kişisel gelişim, Türk/Amerikan/Avrupa/vs Edebiyatı gibi pek çok kategori başlığının altına gidiyorsunuz. Aklımda bir kitap olmadığı sürece serbest atış yapar, bilinçaltımın bilmediğim süzgeçlerinden geçerek gözümün “bir şekilde rastlantısal olmayan” takıldığı başlık ve kitap isimlerine, kitap kapağına ve arka kapak yazısına referansla içgüdüsel bir kitap seçimi yaparım. Kolumun altında bir tomar kitapla orayı terk ederken, bilirim ki hepsi de sırayla okunmayacak; bir süre kütüphanemde bekleyecek ve uygun ruh hali geldiğinde parmaklarımın o sayfaları, gözlerimin o satırları okşama zamanı başlayacaktır.
Bir diğer yöntem; tavsiye. Uzun zamandır okuduğum kitapların çoğu ciddi okuma geçmişlerine sahip arkadaşlarımın önerileri, tavsiyeleri ya da kitabı elime tutuşturarak belli bir teslim süresi belirleyerek beni okumaya zorlamalarıyla oldu. Bu yöntemi çok seviyorum; çünkü hiçbir zaman hayal kırıklığına uğramadım. Böyle kitaplar çok daha hızlı okunuyor.
Bir de vefat eden dedemin talep ettiğim tek mirası olan çılgın bir kütüphane var ki.. O zaten farklı bir boyut. Rahmetli anneannemin çiçekleri gibi..

Sil Baştan
Gelelim şaşırtıcı şekilde beni etkileyen bir kitaba.
Ken Grimwood’un “Sil Baştan” adlı kitabı.
Arka Kapak: Ken Grimwood’un sıradışı eseri Sil Baştan, zihninize şu soruyu kazıyor: Geçmişte yapmış olduğunuz hataları bilerek hayatınızı tekrar, tekrar ve tekrar yaşamak zorunda kalsaydınız ne yapardınız?
43 yaşındaki Jeff Winston bu şansı birkaç kez elde eder. Heyecanını yitirdiği evliliği ile geleceği olmayan işi arasında sıkışıp kalmıştır ve hiç beklenmedik bir anda ölüverir. Tekrar hayata gözlerini açtığında ise takvimler 1963 yılını göstermektedir. O sabah 18 yaşında, üniversite yatakhanesinin duvarlarına bakarak uyanır. Her şey eskisi gibidir... tek bir fark dışında: Jeff geleceği avcunun içi gibi bilmektedir. Futbol ligi final maçlarından at yarışlarına kadar kimin kazanacağını, Wall Street’te köşeyi dönmek için hangi şirketlere yatırım yapmak gerektiğini... Yalnız, bilmediği bir şey vardır: Neden hayatını sil baştan yaşamak zorundadır? Sevdiği her şeyi ve herkesi kazanıp kaybetmeye daha ne kadar devam edecektir?
Bir arkadaşımın çok büyük ısrarları sonucu (gece 11 buçuk civarı kapıma kitabı getirmesi gibi!) bu kitabı okumak zorunda kaldığım için hayli önyargılarla başladım kitaba. İnternet araştırması yaptım ve zihnimi olumsuz pek çok önyargıyla doldurmama rağmen, yine de okudum.
Ağır ve ağdalı cümleleri olmadığından sanırım, okuma hızına bağlı olarak bir-iki günde biten bir kitap. Bir adam sürekli 43 yaşında ölüyor ve 18 yaşında yeniden doğuyor. 30 yıla yakın bir süreyi yeniden yeniden yaşıyor. Geleceği biliyor fakat ilk birkaç tekrara kadar yaşadığı şeyin “gerçekliğine” inanamıyor. Her hayatı, bir önceki tecrübesinin ışığında farklı  davranış ve seçimlerde bulunarak geçiyor. Bir hayatında yükseleceğini bildiği şirketlere çılgın yatırımlar yapan mutli milyoner bir adam oluyor, ve karısıyla tanışamıyor..Diğer hayatında başka bir kadına aşık oluyor başka işler yapıyor.. elinde ne kadar süreceğini bilmediği bir sonsuz hayat tekrar şansı var fakat.. bu şans mı, yoksa lanet mi noktasında beni yakaladı.

Zihinsel Sürtüşme..
Bir adamın gözümün önünde hayatla ilgili beklentilerinin azalışını gördükçe, bu hayatta insanı mutlu eden şeyler nelerdir’den, “neden hayat/ hayatın anlamı”na kadar uzanan çılgın bir hortumda dönüp duruyor zihnim. Ne zaman sona ereceğini dakikası dakikasına bildiğimiz bir hayatı yaşamak zorunda kalmak, bir süre sonra anlamsızlığın parıltılı karanlığında boğmaya başlıyor insanı. İşte fırsat! Diye bağıran bir Tanrı’yla kavga etmenin eşiğinde, yapılabilecek her şeyi hayat tekrarları boyu yaptıktan sonra, bu hayatta geriye yapmaya değecek ne kalıyor?
Öncelikleri nelerdir insanın? Aile, para, seks, aşk? Gezmek, tozmak, okumak? Keşif? İnsanlığa yardım? Dünya barışı?? :)
Her birine öncelik vererek geçen sayısız hayata sahip olsaydınız,her birini tek tek merkeze koyduğunuz hayatlar yaşayıp, hepsini aynı anda çemberin içine alabildiğiniz bir hayat da dahil olmak üzere;  “bütün öncelikler” tükendiğinde geriye yaşamak için kalan sebep ne olurdu?...

Bir de şöyle bir cümle var kitapta: Sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değmez ve çok yakından incelenmiş bir hayat da intihara değilse bile deliliğe yol açabilir.

Sevgiler..

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Davulcuya Dikkat..!


Birkaç gecedir rüyamda ramazan davulcusuyla sohbet ettiğimizi görüyorum. Öyle ilginç ki, normalde üst katta olan odam, girişte sokağın dibindeymiş. Ben derin uykularda uyurken geliyor, yaklaşıyor ve tam pencerenin altında başlıyor davula “dan dandan dan dan” diye vurmaya!
Açıyorum gözlerimi; sonra kapıyorum, uyuyorum ve aynı rüyada birkaç gece geçiyor. Ertesi gece yine ayn şey, sonra yine… Dayanamayıp yine geldiğinde; “Yahu haklısın, anlıyorum da; bütün mahalleyi dolaşman gerekmiyor mu?” diyorum. Adam pencerenin dibinden ayrılmıyor ki! Cevap veriyor:
“Burası merkez. Tüm dünyayı buradan uyandırabilirim.”
**
Gözlerimi açtığımda; –her sabah olduğu gibi- kısa süreli bir “gerçekte miyim-rüyada mı” karmaşası yaşadıktan sonra, adamın cümlesinin esrarını düşünmeye başladım.
Kendimi; uyandırılması gereken koca bir dünyanın tam da bunu başarabilecek noktasında, gerekli araçlara kulaklarını tıkayarak ısrarla uyumaya çalışan tembel gibi hissettim. Israrla benim bulunduğum noktada, benim başımı çatlatarak yapıyor. Bir şey anlatmaya çalışıyor, ama ne? 

19 Temmuz 2011 Salı

Boktan Şeyler Bunlar




Boktan şeyler bunlar! Aşk, şiir, içli haller... 
Bir an tatmin eder fahişe, 
Tam üstündeyken çeker gider 

Kendi duyarsızlığında boğmak seni... 
Dalgalandırmak umarsızca, ruhunun mahremiyetini... 
Çocuk heyecanları uyandırıp içinde 
Kırıvermek sonra aniden oyuncaklarını 
Mahzun, yaşlı gözlerinin önünde... 
Durmak öylece iki adım uzağında 
Tutmak isterken sen 
Sana doğru gelir gibi uzaklaşmak senden... 
Kalbime giden yolda bile bile kaybedip 
Bir kobay çaresizliği ile kendi zihninde şaşırtmak seni... 
Konuşmak için tutuştuğun 
Gözüne uyku girmediği zamanlarda 
Taş kesilmek, sağır taklidi yapmak 
Çaresizliğine çaresizlik katmak... 
Kendini tanımanın yetersizliğini hissettirerek
 Beni anlama çabalarını sonuçsuz bırakarak 
Ben geldim dediğinde sana 
Zihnimdeki uçurumun kapısını açarak 
Düşmene göz yummak... Sorduğunda niye? diye, 
Geçmeseydin o kapıdan demek... 
Bana olan inancını ve sevgini yitirmeme çabalarını 
Kendi hapishanene dönüştürmek... 
Duvarlar üzerine gelirken 
Kilitlemek seni, kendi zihninde... 
Tüm umudunu yitirene kadar hırpalamak... 
İsyanın yanı başında sinsice güldüğü anda 
Tatlı tatlı tebessüm ederek tutmak ellerini... 
Sonunda demelisin ki; 

Boktan şeyler bunlar 
Aşk, şiir, içli haller 
Bir an tatmin eder fahişe 
Tam üzerindeyken çeker gider. 
Teyfur ERDOĞDU

7 Temmuz 2011 Perşembe

Meditasyon Denemesi ve Rüya

Hurry up!
Sezgisel yolla gelen bilgilere bayılıyorum. İçinde hem gerçek, hem de şüpheyi aynı anda barındırabiliyor.
Güzel ılık bir duş, kurutulan saçlar. Gece kremi. İki satır yazı. Hayır, yazarak doldurmamalı zihni. Alındığı şekilde açılmadan yerine koyulan defterler. Hayatın her bölümüne bir defter. Zaten dolmakalemin mürekkebi de bitmiş. Doldurmak lazım. Gerek yok, bu gece..
Yatağa uzanıyorum ve ışığı kapatıyorum. Eş zamanlı olarak kapadığım gözlerim gibi. Vücudum yorgun değil bu defa, ama zihnim çok kalabalık. İş, güç, streslerle çevrili etrafım. Tatile olan ihtiyacını haykırıyor, tekmil veriyor 120 desibelde. “Rahat” diyorum.
Meditasyon kitaplarından aklımda kalan tek şey; derin derin 3 kez nefes al. Nefeslerin arasını söylememişler, 10 saniye aralıklarla alıp veriyorum. “vücudunun kan akışını hisset, kalbini hisset”. Hissetmeye çalışıyorum. Bump..bump.. evet evet, hissediyorum. Sonra, hiçbir şeyi düşünmemeyi düşün. Yalnızca vücuduna odaklan..
O nokta kolay değil. 3.saniyede başlıyor ganyan ve düşünceler yarışıyorlar zihnimde. Üstelik öyle de heyecanlı ki, kendimi at yarışı spikeri heyecanıyla onları seslendirmekten alıkoyamıyorum:
“Evet sayın seyirciler; en önde Görüşmecibaşı’nı görüyoruz. Hemen arkasında Paraağa ve Kalpyükü geliyor.Kıran kırana bir çekişme bu! O da ne? 7.sıradan atağa geçen Vergibey arayı hızla kapatıyor..”
Kalbimin hızlı hızlı çarpmaya başladığını ve basıncın arttığını fark edip yeniden süreci tekrarlıyorum. Nefes al ver şşş..
Gergin tüm kaslarımı hissedip, teker teker rahat bırakıyorum.
Öyle gevşiyorum ki, çene kaslarım da bırakıyor kendini, ağzım açılıyor.
Bir süre şapşal gibi tavana bakıyorum, ağzım açık.
Ağzımı kapatıp kapatmadığımı hatırlamıyorum, fakat o noktada gözlerimi kapadığım kesin, çünkü dalmışım… Öyle bir gerçek rüya görüyorum ki, uyandığımda yaşadığım şeyin rüya olmadığına ve gerçekten oraya gittiğime yemin edebilirdim. İnsan zihni de, ruhu da pek garip. Neye odaklanırsanız, o şeyle ilgili edinemediğiniz bilgi bir şekilde sezgisel yol dediğim bu yollarla size ulaşıyor. Ne yapmanız gerektiğini hala bilmemenize rağmen, olayı kavrayabiliyorsunuz. Öznesi olmasanız bile bir parçası olduğunuz çıkmazların boyutu hakkında bilgilendiriliyorsunuz. Ya da her zaman cevabını asla alamayacağınız şeyleri sormaya devam ediyorsunuz: Tıpkı zaman zaman ölmüş insanları rüyamda görüp heyecanla kendilerine “Sen şimdi ölüsün ya, zamanımız da az. Bana ölüm ötesini anlatsana?” diye ağzımın suyu aka aka sorduğum sorulara  aldığım klasik yanıtlar gibi
“Sormaman gereken soruyu soruyorsun..”